• Otobüs

    Ocak 19, 2026

    18 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    Gözümü Şanlıurfa’da açtım.
    Şehir merkezinin dışında, oldukça büyük ve süslü bir evde, üç kardeşin birlikte yaşadığı bir evin oturma odasındaki kanepede.

    Dün, Mardin’den Diyarbakır’a dönerken uçağımın iptal mesajını aldığımda kendimi çok kötü hissetmiştim. Tek isteğim bir an önce evime dönmek, ev konforumda olmak ve rutinime kavuşmaktı. Aslında dediğim gibi, esnek biriyimdir. Ama bu kez bedenim evi istiyordu.

    Mardin’de geçen hareketli bir günün ardından Diyarbakır’dan dönme hayali kurarken kendimi Şanlıurfa yolunda, şehirlerarası bir otobüste buldum. Tedirginliğim ve kaygım şoföre öyle yansımıştı ki, sürekli benimle iletişim hâlinde kaldılar. Beni otogardan otobüse bindiren Erkan’ın da tanıdıkları çıkması işleri kolaylaştırdı sanırım.

    20 numaralı koltuk…
    Bu numarayı sanırım hiç unutmayacağım.

    Yanımda Erzurum’dan Antep’e giden, eczacılık okuyan genç bir kız oturuyordu. Öğlen üçte Erzurum’dan çıkmış, gece ikide Antep’teki aile evine varacak olmanın yorgunluğunu ve sıkıntısını taşıyordu. Otobüsün her yerde durmasından, zaman kaybından şikâyet ediyordu. Zaten kaygısı yüksek olan benim için bu sözler daha da tetikleyiciydi.

    Bindiğimiz otobüs Mersin’e gidiyordu ama çevre illere uğrayarak yolcu indiriyordu. Yıllardır şehirlerarası otobüse binmemiştim. Çocukluğum geldi aklıma. İstanbul’dan Malatya’ya giderken, annemin ayak ucuna yatırdığı hâlimiz… İçilen sigara dumanından genzimizin yandığı o yolculuklar.

    Aklımda net bir görüntü var:
    Ayak ucunda sırtüstü uzanmışım, sigara dumanı görüş alanımda yükseliyor, bir bulut gibi şekilden şekle giriyor. Ben de o dumana bakıp hayaller kuruyorum. Şimdi düşününce, ayakları yere pek basmayan, hayalci ve duygu yüklü hâlimin kökleri çocukluğa dayanıyor.

    Otobüs oldukça sıcaktı. Kulaklığımı taktım, yol boyunca Ahmet Kaya dinledim. Ara ara dalıp tekrar uyandım. İneceğim yeri kaçırma kaygısı bedenimi bırakmıyordu. Gözlerim saniyelik kapansa bile kendimi zorla uyandırıyor, müziğe tutunuyordum.

    Nihayet Feridun Hoca’yla buluştuk ve eve geldik.
    Evde yaşayanların en büyüğü Elif Abla, annem yaşlarında. Çiçek hastalığı sebebiyle görme yetisini kaybetmiş. Elinde sarı bir iplikle ördüğü yelekle meşguldü. Feridun, fizik öğretmeni ve bir özel okulun sahibi. Diğer abla ise hayatını kardeşlerine adamış gibiydi. Yüzüne baktığında, o verici hâli hemen hissediliyordu.

    Gece saat bire kadar oturma odasında sohbet ettik. Çekyatı açıp yatağımı hazırladılar. Güne Mardin’de başlayıp gözümü Şanlıurfa’da kapattım.

    Yeni anlar, yeni hikâyeler…
    Bir sonraki güne.

    Deniz K.

    Otobüs ile ilgili yorum yok
  • Kar Yolu

    Ocak 19, 2026

    17 Ocak 2026

    Mardin–Diyarbakır dönüş yolundayız.
    Kar yağmaya başladı. Yol görünmüyor. Arabanın içinde bir sessizlik hâkim. Kar bastırdığı anda yolda kalmamız çok olası. Az önce uçağım iptal edildi. İstanbul’a gidememek ve tanımadığım bir şehirde kalmak fikri canımı sıktı.

    Normalde bu tür durumlara karşı daha esnek olurum. Ama bu sefer öyle olmadı. Yorgunluk ve uykusuzluk bedenimi ele geçirmişti.

    Mardin–Diyarbakır yolu şu an benim için yalnızca bir yol değil.
    Başka temsilî anlamlar taşıyor.

    Deniz K.

    Kar Yolu ile ilgili yorum yok
  • Merhaba Diyarbakır

    Ocak 19, 2026

    16 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    Diyarbakır uçağındayım. İlk defa Diyarbakır’a gidiyorum. Oradan da Mardin’e. Heyecanlıyım. Hem yaşayacaklarım için hem de başka bir coğrafyanın içinde kaybolacak olmanın verdiği his için… Sessizlik, yalnızlık, tanınmama hâli; güzel ve biraz da enteresan.

    Kulaklığımda Fazıl Say’ın Black Earth Op. 8’i çalıyor. Uçağın ön tarafında, üçüncü sırada, koridor tarafında oturuyorum. Yanımda kulaklığı kablolu, modern görünümlü bir kadın var. Kulaklığının kablosu sürekli eline ayağına dolanıyor; durmadan hareket hâlinde. Sanırım öğretmen. Ben iPad’imde çizim yaparken o da iPad’inden matematik soruları çözdü bir süre. Şimdilerde kitabını eline aldı.

    Cam kenarında sanırım Diyarbakırlı bir amca oturuyor. Çaprazımızda eşi var. Yanına bir erkek yolcu oturacak diye, o koltuğun yolcusu gelene kadar gözleriyle eşinin yanını kolladı. En sonunda yanına bir kadın oturunca rahatladı; gözlerini kapatıp başını yana yasladı ve uykuya geçti.

    Ben koridor tarafında otursam da gökyüzünün pembeliği yüzüme vuruyor. Uçak, güneş doğmadan kalkmıştı. Güneşin doğuşunu an be an, o küçük pencereden izleme şansı buldum. Bazı anlar gerçekten çok kıymetli. Gökyüzünün kaç renk geçişiyle doğduğuna şahit olmak paha biçilemez.

    Herkes benim gibi etrafını bu kadar incelemiyor tabii. Yolcuların büyük kısmı uyuyor. Bu da bir ihtiyaç elbette ama ne bileyim… Uykuyla harcadığım zamanlara bazen üzülüyorum. Sanki bir şeyleri kaçırıyormuşum hissi oluyor içimde. Çünkü zaman durmuyor.

    Saat 08.00’e yaklaşıyor. Tam bir saat sonra uçak iniş yapacak ve ben bilmediğim bir şehirde, tanımadığım insanlarla yürüyüp güne karışacağım.

    Merhaba Diyarbakır.

    Deniz K.

    Merhaba Diyarbakır ile ilgili yorum yok
  • Ocak 19, 2026

    10 Ocak 2026

    Dün güzel ve keyifli bir akşamdı; eski arkadaşlarımla buluştum. Zamanın araya girdiği, ama büsbütün koparamadığı bağlardan biri. Öncesinde Gülseren’le yarım saat baş başaydık.

    Gülseren benim için başka türlü bir dost. Yıllar geçse, hiç haber almasak bile; bir araya geldiğimizde sanki sadece bir virgül koymuşuz da oradan devam ediyormuşuz gibi bir hâlimiz var. Ona kendimi tuhaf bir açıklıkla yakın hissediyorum. Filtresiz.

    Gülseren, cevap vermeden önce seni duyan insanlardan.
    Dinlerken acele etmiyor, kelimeleri tamamlamıyor, araya girmiyor. Sadece orada duruyor. Bu da insana, kendini toparlamak zorunda kalmadan konuşabilme lüksü veriyor.

    Tertemiz bir kalbi var. Hayatı olduğu gibi kabullenişi, tekâmül seviyesine ulaşmış zihni ve aramızdaki o sessiz uyum… Hani olur ya; bilge insanlar vardır, gidersin, artısıyla eksisiyle anlatırsın. Yargılamazlar. Olduğun hâliyle kabul ederler. Sonra tercihi yine sana bırakırlar. Gülseren onlardan.

    Şimdilerde meğerse Ortaköy’e taşınma telaşındaymış. Bir kahve uzağımdayken, aramıza Marmara Denizi’ni koymuş. Olsun. Bazı bağlar mesafeyle ölçülmez. Birbirini anlayan ruhlar, araya denizler girse de birbirlerine dokunmanın bir yolunu mutlaka bulur.

    Gülseren ve ben gibi.

    Deniz K.

    ile ilgili yorum yok
  • Hassas Kalpler

    Ocak 19, 2026

    8 Ocak 2026

    Atölyedeyim. Fonda Zülfü Livaneli çalıyor. En sevdiğim türküyle, fırtınadan cama vuran sert yağmurun sesi birbirine karışıyor. Yağmuru seviyorum. İzlemeyi… Saatlerce, gri İstanbul siluetine yağan yağmuru izleyebilirim.

    Atölyenin penceresi çok büyük; tüm cepheyi kaplıyor. Ataşehir’in TEM otoyoluna bakan tarafında, gidiş geliş yapan arabaların ışıkları astigmat gözlerimde uzun çizgilere dönüşüyor. Bir tablo gibi. Ders sonrası dağınık masa, müzik ve şehrin içeriye sızan bu hâlini seviyorum.

    Atölyem benim yuvam. Dış dünyadan arındığım, her şeyi kapının dışında bıraktığım; ilmek ilmek, yıllar içinde ördüğüm sıcacık bir yer. Minicik gelip genç kızlara, genç delikanlılara dönüşen öğrencilerimle birlikte yol aldığım bir yuva. Bu sürede dost olduğumuz anne babalar… Çocuklarını alırken kapı arasından edilen sohbetler… Her şeyiyle yaşayan, yaşanan bir yer burası.

    Yine bir ders daha bitti. Bu yazıyı yazabilmek için kendimle baş başa kalacağım anları kovalıyorum. Çünkü çocuklar, ev hayatı ve günlük koşuşturma; insanın düşünmesine bile pek alan bırakmıyor.

    Günlerdir yazılar yazıyorum ama hiçbirini bloğumda yayımlamadım. Bazı şeylerin bana saklı kalmasını istiyorum. Galiba uzun zamandır alanımı fazla açtım. Sanki isteyenin, istediği zaman girip çıkabileceği bir yer hâline gelmiş gibi… Ama bunu kendime yapmayacağım. Etrafımdaki çembere herkes, sadece kendi istediğinde girmeyecek.

    Geçen gün Nihan Kaya’nın bir paylaşımına denk geldim. Şöyle diyordu:
    İyi, hassas, nazik insanlar; biri onlara mesafe koyduğunda hemen düşünürler: “Farkında olmadan bir şey mi yaptım acaba?” Sürekli kendilerini sorgularlar. Bir de bunun tam tersi vardır. Kendini çok iyi, hassas ve nazik olarak tanımlayan ama karşısındakinin koyduğu sınırı anlamamakta ısrar edenler… “Ben bir şey mi yaptım?” diye sormak yerine, sınır koyanı suçlarlar.

    Bu bence çok önemli bir gösterge. Zarar, çoğu zaman ilk gruptan gelmiyor. İkinci grup hassas değil; kendine hassas, bize değil.

    Ben de zaman zaman kendimi “Acaba farkında olmadan bir şey mi yaptım?” diye düşünürken buluyorum. Yıllarca hassas yapım yüzünden zarar gördüm, hâlâ da görüyorum. Sürekli bana “Güçlü dur, güçlü ol, bu kadar duygusal olma” denildi. Önceleri üzülüyordum. Güçlü ve sert olmak için kendim olmaktan çıkıyor, üzerime eğreti duran bir ceket giymiş gibi hissediyordum. Zaten beceremiyordum.

    Gece yatağa yattığımda sabaha kadar “keşke” deyip duruyordum.
    Artık bunu bıraktım.

    Ben buyum.
    Duygularıyla, hassaslığıyla var olan…
    Yolda gördüğü yavru kediye, hiç sebep yokken ağlayabilen…
    Sevdiklerine kredisi bitmeyen, kin tutmayan… Ve bana göre insanı insan yapan tam da bu özellikler.
    Ama ne yazık ki en çok zararı da bu kalpler görüyor.

    Deniz K.

    Hassas Kalpler ile ilgili yorum yok
  • Aida

    Ocak 19, 2026

    7 Ocak 2026

    Sevgili günlük,

    En son yazdığım yazının üzerinden tam yedi gün geçmiş. O ara kendimi blog yazılarımı güncel tutmak için durduramıyordum. Aslında arada yazılar yazdım ama onları paylaşmak istemiyorum. Belki bir süre…

    Dün çok güzel bir yerde yemekteydik. Aida… Michelin yıldızlı, sıcak bir İtalyan mutfağı. Ama bir yemeği güzel yapan, yemeği paylaştığın insanlardır. Çünkü ancak kıymetli bir sohbetle tadı damağında kalıyor.

    Birkaç hafta önce kırmızı bir elbise almıştım. Onu giyindim. Saçlarımı yukarıdan, çok da düzgün olmayan bir topuz yaptım. Sade bir makyaj ve işte, ortamın ambiyansına uygun bir hâl. Güzel bir akşam oldu.

    Arabayı Moda İlkokulu’nun bahçesine park ettim. Otopark fişini alırken görevli, “23.59’da burada olmanız gerekir, daha geç gelirseniz arabanızı alamazsınız,” dedi. Yani gece yarısını vurmadan dönmem gerekiyordu; yoksa her şey balkabağına dönüşebilirdi.

    Kimse balkabağına dönüşmeden mekândan ayrıldık. Herkes evine dağıldı. Bir daha ne zaman görüşürüz, bilinmez.

    Deniz K.

    Aida ile ilgili yorum yok
  • İçimdeki Deniz

    Ocak 11, 2026

    5 Ocak 2026

    Bugün sabah boğazımdaki ağrıyla tekrar uyandım.
    Yılbaşı ertesinden beri süregelen bir halsizlik ve hastalık hâli var üzerimde. Ama tabii ne naz ne niyaz… Sessizce yaşıyorum hastalığımı. İki gündür beni uyuşturan bir ilaç alıyorum. Uykumu oldukça getiriyor. Uyumakla bayılmak arasında bir yerdeyim; ne tam uyuyorsun ne de uyanıksın.

    Bu yüzden sabah okula gitmedim.
    Oysa beni bekleyen tonla iş var. Bunu düşününce omzuma bir ağırlık çöküyor. Ama bu yoğunluğu ben seçtim; sonuçlarına da katlanmak zorundayım.

    Sabah altı gibi uyandım. Salondaki çalışma masama geçtim. Masanın üzerine vuran sarı ışığın altında, hafta sonu yapmam gereken işleri tek tek, sırasıyla yapmaya başladım. Öğlende doğru tarhana çorbası, İspir fasulyesi ve yanına pirinç pilavı pişirdim. Akşama ben atölyedeyken, okuldan eve gelecek çocuklar için yemeği hazırladım. Yapılacakları toparlayıp atölyedeki dersime geldim.

    Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda, aksine daha iyi görünmeye çalışırım. Bugün de öyle yaptım. Elbise giydim. Beni tanıyanlar bilir, fular severim; elbiseme uygun olanı seçtim. Saçlarımı taradım, makyajımı yaptım. Hasta görüntüsünden uzaklaştırdım kendimi. Hareketli ve enerjik bir insan olduğum için, hastalığın yüzümde bıraktığı hâli sevmiyorum. Bu yüzden normalden bile iyi görünmeye çabalarım.

    Sanırım hayatımın her döneminde, içimdeki denizle dışarıdaki deniz hiçbir zaman aynı olmadı. Bunu bir zamanlar düşünce doktoruna söylediğimde, bana “İki Deniz’i de anlatır mısın?” demişti. Anlatmıştım. Artık görüşmüyor olsak da, arada sohbet arasında bana söylediği bazı şeyleri hatırlıyorum.

    İçimdeki deniz sessiz.

    Kuyucaklı Yusuf’ta, insanın en çok sessizlikte incindiğini anlatır Sabahattin Ali. Söylenmeyenlerin, söylenenlerden daha ağır olduğu o yerden bahseder.

    Bugün de öyle bir gündü.
    Ses çıkarmadım.
    Kimseye anlatmadım.
    Ama içimde bir şeyler ağırlaştı.

    Belki de bu yüzden hastalık insanı sadece bedenen değil, içten içe de yavaşlatıyor. Konuşmayı değil, susmayı öğretiyor. İçimdeki Deniz bugün kabarmadı. Dalga yapmadı. Sadece derinleşti.

    Ve ben, o sessizliğin içinde, bugünü böyle geçirdim.

    Deniz K.

    İçimdeki Deniz ile ilgili yorum yok
  • Aynı Tüylü Kuşlar Birlikte Uçar.

    Aralık 31, 2025

    monoprint Deniz K.

    Yatmak için uzandım.
    Saat gece yarısını geçti. Yılın son gecesini yaşıyorum.

    Yıllardır sosyal medya hesaplarımda beni tanımlayan küçük bir cümle durur: Her gün yenilenirim ben. Sabah uyandığımda doğarım, gün boyunca büyürüm ve akşam yatarken ölürüm.

    Benim için zaman, takvimden çok bir döngü. Her yeni gün, yeniden başladığım; öğrendiğim, deneyimlediğim, büyüdüğüm bir akıştan ibaret.

    Bu gece de, ölmeden önce…
    Uyumak için ihtiyaç duyduğum sessizlik ve karanlığı bir kenara bırakıyorum. Yalnızlığımla, yılın son gününü kutlamak için uyumadan önce kulaklık takıyorum.

    Daha önce hiç dinlemediğim bir müzik açıyorum.

    Sesinin güzelliği bir cümleye sığmıyor. Belki de bu yüzden susmak daha doğru geliyor. Müzik yeterince konuşuyor.

    Sözlerini anlamıyorum ama buna rağmen içimde bir yere dokunuyor. Sanki anlam, kelimelerin içinde değil de tınının kendisinde saklı. Bu da bana iyi geliyor. Anlamaya çalışmadan, çözmeden, sadece dinlemek…

    Bu kadar zaman nasıl karşılaşmadım diye hayıflanıyorum. Sonra duruyorum. Belki de bazı şeyler, insan ancak hazır olduğunda karşısına çıkıyor. Belki de karşılaşmak, zamanla değil de hâlle ilgili.

    Farklı iki kültür, iki ayrı yaşam…
    Nasıl olur da tek bir notada buluşur?
    Nasıl olur da aynı tınıda nefes alır?

    Alıyor işte. Bu gece bunu daha iyi anlıyorum.

    İnsanlar hayata farklı yerlerden bakabilir; ama hayat onları benzer bir yerinden incitmiş olabilir. Aynı noktadan yorulmuş, aynı noktada susmuş olabilirler.

    Okuduğum bir cümle geliyor aklıma; tam da buraya oturuyor gibi:
    “Aynı tüylü kuşlar birlikte uçar.”

    Ama buradaki “aynılık”, dışarıdan bakıldığında görünen bir benzerlik değil; rüzgâra birlikte dayanabilmeyi, aynı yükseklikte kalabilmeyi, yükselmeyi ya da alçalmayı birlikte göze alabilmeyi anlatıyor.

    İnsanlar da kuşlara benzer.
    Benzer yerden incinenler, dünyanın ağırlığını benzer bir noktada hissedenler birbirlerini tanır.
    Tanımak, uzun cümleler kurmak değildir. Bazen sessizliği paylaşabilmektir.

    Yıllarca “zıt kutuplar birbirini çeker” diye anlatılan şeyi dinledik. Evet, ilk anda farklı olan heyecanlı gelir. Ama zaman geçtikçe, dünyaya bambaşka yerlerden bakan iki insan yavaş yavaş birbirine yabancılaşır.

    Belki de ortak dil, kelimeler değildir.
    Belki yaşanmışlık, belki sezgi…
    Belki de sadece susmayı bilmek.

    Bazı karşılaşmalarda insan, anlaşılmaktan çok bulunduğu yerde kalabilmeyi önemsiyor.

    Müzik bittiğinde kulaklığımı çıkarıyorum.
    Gece hâlâ benimle. Yalnızlık da.

    Ama içimde bir şey yer değiştirmiş gibi. Adını koyamadığım bir yere dokunulmuş sanki.

    Yıl bitiyor.
    Ben biraz daha büyümüş,
    biraz daha susmuş,
    bir kez daha ölmüş gibiyim.

    Sabah olunca, yeniden doğacağımı bilerek gözlerimi kapatıyorum.

    Deniz

    Aynı Tüylü Kuşlar Birlikte Uçar. ile ilgili yorum yok
  • Bir gün

    Aralık 28, 2025

    monoprint Deniz K.

    Pazar günleri, herkesin hayatında diğer günlerden farklı seyreder. Geç kalkılır; belki büyük, güzel bir pazar kahvaltısı yapılır, biraz okunur. Tüm hafta boyunca yoğun temponun içinde yapılması zor olan işler, sırasıyla bugüne sıkıştırılır.

    Bizim pazarlarımız da çok farklı değil. Ev ahalisi erkencidir. Herkes en geç 8.30’da uyanır. Uras uyumak ister ama onu da biz uyandırmaya zorlarız. Zira erken yaşta edinilen alışkanlıklar, insanın yaşam biçimine dönüşür.

    Ben mesela klasik alışkanlıklarımdan hiç sıkılmam; vazgeçmem de. Sabah erken kalkarım. Ardından kahvemi demlerim. O demlenirken yüzümü temizler, dişlerimi mutlaka fırçalarım. Eğer hafta içiyse, Uras erkenden gider biz ise Cemre’nin okul hazırlıklarını yaparız. Cemre kahvaltısını yaparken, ben de hafta içi ondan eksilttiğim zamanı o yarım saate sığdırırım.

    Ben kahvemi ve hiç bozmadığım rutinimdeki üç adet cevizi yerim. O da bir adet haşlanmış yumurta, bir kase nar ve teyzemin yaptığı dut pekmezini sürdüğü kızarmış ekmeğiyle kahvaltısını yapar, sonra okulun yolunu tutar. Hafta içi sabahlarımız hiç değişmez. Ama cumartesi iş tersine döner; ben işe gitmek için hazırlanırken, o yanıma gelir, kahvaltımı yaparken benimle sohbet eder.

    Dün de yine böyle bir anda, cuma günü okulda katıldıkları kış karnavalından aldıklarını gösterdi. Parasıyla aldıklarını hesaplarken, “Aslında daha çok param olsa, daha fazla şey yapabilirdim,” dedi. Beni bilirsiniz, cebimde hikâye çoktur. Gülümsedim. Cemre’ye, onun yaşındayken yaşadığım bir anımı anlattım.

    Cemre’den küçüğüm sanırım… Oturduğumuz apartmanın arka bahçesinde, pembe ve sarı renklerden oluşan fermuarlı bir para cüzdanı buldum. Elime aldım, içini açtım; birbiri içine katlanmış, oldukça fazla para vardı. Etrafıma baktım, sonra korkuyla da olsa cüzdanı alıp eve koştum. Anneme söylemek istedim ama “Nereden aldın?” diye sorar, inanmazlar diye korktum. Halbuki yerde bulmuştum. Günlerce sakladığım yerde kaldı.

    Sonra bir gün içinden bir tane para aldım. “Ne olacak ki, bir dondurma yesem,” diye düşünüp yola çıktım. Bizim Mahmut abinin bakkalına gitmedim. Çünkü Mahmut abi öyle biriydi ki, çevrede olan biten her şeye hâkimdi. Herkes anahtarını ona emanet ederdi. Ortalıkta tuhaf bir şey olsa, yabancı biri dolansa mutlaka fark ederdi. Onun yanına gitsem, kızıldan sarıya çalan bıyıklarıyla bana bakıp paranın hesabını soracağını bilirdim.

    Bu yüzden mahallenin üst sokaklarındaki bir bakkaldan dondurma aldım. Bakkal para üstü verdi ama tek bir banknotla aldığım dondurmanın karşılığında, beklediğimden çok daha fazla para verdi. Şok içinde cebime koydum ve dondurmayı yedim. O an anladım ki elimdeki para en büyük paraydı.

    Sonra günlerce dondurma aldım. Bir süre sonra öyle sıkıldım ki, bir ısırık alıp atıyor, ardından başka bir dondurma alıyordum. Hepsi birbirine benzemeye başladı. Kollarımdan akan damlaları yaladığım dondurmaların tadından eser yoktu. Zevk almıyordum; aksine midem bulanıyordu.

    Cemre hikâyeyi heyecanla dinliyordu; sonunu merak ediyordu ama bu hikâyenin bir sonu yoktu. Tıpkı aldığımız zevklerin sonu olmadığı gibi. Dedim ki Cemre’ye: İnsan hayatta hep daha fazlasını ister ama fazlasına sahip olmak, o ilk yediğin dondurmanın tadını asla vermez. Bu her şeyde böyle. O yüzden her şeye sahip olma arzusundan ziyade, sahip olduklarının sana verdiği tada, sana bıraktığı hazza odaklan. Çünkü az olan kıymetlidir. Damakta güzel bir tat bırakır; özlenir, tekrar arzulanır, bir sonraki zamana saklanır ve o zamana dair heyecan bitmez. Daha çoğunu istemek yerine, elindekinin tadına vararak bak yoluna.

    Bugün bunların hepsini anlamadı belki.
    Ama bir gün, ne demek istediğimi anlayacak.

    Dışarıda inanılmaz bir rüzgâr var. Uyanınca evi havalandırmak için açtığım pencereden perde bir yukarı bir aşağı savruluyor. Gece de bu hareketliliği bir oyun sanarak perdeyle oynaşıyor.

    Galiba bu gidişle yeni yılda kar yağacak gibi. Bugün Cemre’nin saçlarını tararken, “Anne, bu yılbaşında kar yağar mı?” demesine çok şaşırmıştım. Çünkü daha dün, kar yağsın dileği üzerine kurulu bir metin yazmıştım.

    Demek ki hepimizin kalbindeki ortak dilek bu.
    Tüm çocukların…
    Ve ruhu çocuk kalanların.

    Deniz

    Bir gün ile ilgili 1 yorum
  • Kar yağsın…

    Aralık 26, 2025

    Photo : Deniz K.

    2026 yılına günler var.
    Eskisi gibi yeni bir yıl heyecanı taşımıyorum. Çocukken ne kadar çok heyecanlanırdım. Çok eskiyi hatırlıyorum. Babamın olduğu günleri. Çocuktum.

    Kartal’da, Beyaz Köşk durağının hemen köşe başında bir şarküteri dükkânımız vardı. Yılbaşı akşamları için tencere tencere mezeler hazırlanırdı. Zeytinyağlı yaprak sarmaları… Annem, kız kardeşlerim ve ben; hepimiz mutfaktaki yuvarlak melamin masanın etrafına toplanır, sohbet ederek kilolarca yaprak sarardık.

    Çocukluğuma dair çok şey hatırlamıyorum ama böyle kısa, silinmeyen görüntüler var. Eğlendiğimizi hatırlıyorum. Sardıklarımız ve hazırlanan tüm mezeler, babamın dükkânında bir gram bile kalmadan satılıp biterdi. Çünkü babamın dükkânının müdavimleri vardı. Mezelerden ayrı, babamın sohbetinin de bir tadı vardı. İnsanlar onunla konuşmayı severdi.

    Kasanın yanında, beklemek için konmuş suni deriden ikili koltukta oturup sohbet eden müşteriler… İkram edilen çayla, saatlerce süren alışverişler… Bunlar kalmış aklımda.

    Yılbaşı akşamlarımız böyleydi.
    Bir önceki günden hazırlanan mezeler, annemin damak çatlatan yemekleri, güzel sofralar, tombala ve tabii ki TRT yılbaşı özel yayını. Şu an yazarken bile yüzümde küçük bir tebessüm bırakıyor bu görüntüler. Bizi, ailemizi, heyecanımızı hatırlıyorum. Yıllar geçiyor ama anlar kalıyor.

    Dün de onlardan biriydi benim için.

    Yetişkinlerle dersim vardı. Derste Rothko’dan bahsettik. Rothko’yu seviyorum. Bunu uzun zamandır biliyorum ama nedenini sonradan fark ettim. Hayatını okudukça, resimlerine baktıkça.

    Erken dönem işlerindeki o parlak sarılar, turuncular… Sonra yavaş yavaş koyulaşan renkler. Kırmızılar, kahverengiler ve en sonunda siyah. Sanki bir insanın içi kararırken, bunu kelimelerle değil de renklerle anlatması gibi. Resimlerine baktıkça, bir hikâye okumuyorsun aslında; bir ruh hâlinin içinden geçiyorsun.

    Rothko’nun hayatı boyunca majör depresyonla mücadele ettiğini biliyorum. Onun duyguyu saklamadan, süslemeden, olduğu gibi aktarması… Umutlu görünmeye çalışmaması… Karanlığı açıklamaya çalışmaması… Sadece orada durması.

    Renkleri birer sığınak gibi kullanıp sonra o sığınaklardan da vazgeçmesini düşündüm. İnsan bazen en çok tutunduğu şeylerden bile uzaklaşmak zorunda kalıyor. Belki de tam bu yüzden siyahları bu kadar ağır. Çünkü artık saklanacak bir yer kalmamış gibi.

    Bu, yalnızca bir renk değişimi değil. Benimsediği karanlık, umudunun kalmadığına dair sessiz bir mesaj gibi. Sanırım beni ona yakın hissettiren de bu. Depresif hâllerinden çok, duyguyu aktarış biçimi. Yoksa yazılarımdan sonra “Deniz hocaya ne oldu, çok depresif” diye düşünülmesin.

    Dersimiz oldukça yukarı taşıdı herkesi. Herkes memnun, heybesi dolu kelimelerle ve düşünmek üzere atölyeden ayrıldı. Ben de bu yüzden geç çıktım atölyeden. İstanbul’da hava iyice soğudu.

    Eve yürüdüm. Sıcağı sevdiğim için bu yıl, kendimi yorgan gibi saracak bir mont aldım. Ayaklarım da öyle olmalı; yünlü bir botum var. Görsel olarak çok iyi durmadığını düşünsem de, işlevsel olması beni daha çok tatmin ediyor.

    Dün akşamki soğuğu ısıtan yalnızca montum ve botlarım değildi. Düşünceler, anlar… Ellerim buz kesmişken bile, durdurmak istediğim anların fotoğrafını çektim. Eve yaklaşırken bir apartmanın girişine asılmış yeni yıl ışıklarının rüzgârla dans edişini, yanıp sönerken yüzüme vuran ışığı ve ince ince çiseleyen yağmuru bir süre izledim.

    Sonra sıcak yuvama vardım.
    Yeni bir yıla sayılı günler kalmışken, dışarıda ışıklar yanıp sönerken, içimde kalan şey yine aynıydı:
    kar yağsın… Kardelenler yeşersin.

    Deniz

    Kar yağsın… ile ilgili yorum yok
1 2
Sonraki Sayfa Sonraki Sayfa

WordPress.com’da Blog Oluşturun.

İÇİMDE BİR YER

“Sözlerin ve imgelerin içinden.”

    • Eser incelemeleri
    • Günce
    • Röportaj
    • Sanat notları
    • Şiir

 

Yorumlar Yükleniyor...
 

    • Abone Ol Abone olunmuş
      • İÇİMDE BİR YER
      • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
      • İÇİMDE BİR YER
      • Abone Ol Abone olunmuş
      • Kaydolun
      • Giriş
      • Bu içeriği rapor et
      • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
      • Abonelikleri Yönet
      • Bu şeridi gizle