Kar yağsın…

Photo : Deniz K.

2026 yılına günler var.
Eskisi gibi yeni bir yıl heyecanı taşımıyorum. Çocukken ne kadar çok heyecanlanırdım. Çok eskiyi hatırlıyorum. Babamın olduğu günleri. Çocuktum.

Kartal’da, Beyaz Köşk durağının hemen köşe başında bir şarküteri dükkânımız vardı. Yılbaşı akşamları için tencere tencere mezeler hazırlanırdı. Zeytinyağlı yaprak sarmaları… Annem, kız kardeşlerim ve ben; hepimiz mutfaktaki yuvarlak melamin masanın etrafına toplanır, sohbet ederek kilolarca yaprak sarardık.

Çocukluğuma dair çok şey hatırlamıyorum ama böyle kısa, silinmeyen görüntüler var. Eğlendiğimizi hatırlıyorum. Sardıklarımız ve hazırlanan tüm mezeler, babamın dükkânında bir gram bile kalmadan satılıp biterdi. Çünkü babamın dükkânının müdavimleri vardı. Mezelerden ayrı, babamın sohbetinin de bir tadı vardı. İnsanlar onunla konuşmayı severdi.

Kasanın yanında, beklemek için konmuş suni deriden ikili koltukta oturup sohbet eden müşteriler… İkram edilen çayla, saatlerce süren alışverişler… Bunlar kalmış aklımda.

Yılbaşı akşamlarımız böyleydi.
Bir önceki günden hazırlanan mezeler, annemin damak çatlatan yemekleri, güzel sofralar, tombala ve tabii ki TRT yılbaşı özel yayını. Şu an yazarken bile yüzümde küçük bir tebessüm bırakıyor bu görüntüler. Bizi, ailemizi, heyecanımızı hatırlıyorum. Yıllar geçiyor ama anlar kalıyor.

Dün de onlardan biriydi benim için.

Yetişkinlerle dersim vardı. Derste Rothko’dan bahsettik. Rothko’yu seviyorum. Bunu uzun zamandır biliyorum ama nedenini sonradan fark ettim. Hayatını okudukça, resimlerine baktıkça.

Erken dönem işlerindeki o parlak sarılar, turuncular… Sonra yavaş yavaş koyulaşan renkler. Kırmızılar, kahverengiler ve en sonunda siyah. Sanki bir insanın içi kararırken, bunu kelimelerle değil de renklerle anlatması gibi. Resimlerine baktıkça, bir hikâye okumuyorsun aslında; bir ruh hâlinin içinden geçiyorsun.

Rothko’nun hayatı boyunca majör depresyonla mücadele ettiğini biliyorum. Onun duyguyu saklamadan, süslemeden, olduğu gibi aktarması… Umutlu görünmeye çalışmaması… Karanlığı açıklamaya çalışmaması… Sadece orada durması.

Renkleri birer sığınak gibi kullanıp sonra o sığınaklardan da vazgeçmesini düşündüm. İnsan bazen en çok tutunduğu şeylerden bile uzaklaşmak zorunda kalıyor. Belki de tam bu yüzden siyahları bu kadar ağır. Çünkü artık saklanacak bir yer kalmamış gibi.

Bu, yalnızca bir renk değişimi değil. Benimsediği karanlık, umudunun kalmadığına dair sessiz bir mesaj gibi. Sanırım beni ona yakın hissettiren de bu. Depresif hâllerinden çok, duyguyu aktarış biçimi. Yoksa yazılarımdan sonra “Deniz hocaya ne oldu, çok depresif” diye düşünülmesin.

Dersimiz oldukça yukarı taşıdı herkesi. Herkes memnun, heybesi dolu kelimelerle ve düşünmek üzere atölyeden ayrıldı. Ben de bu yüzden geç çıktım atölyeden. İstanbul’da hava iyice soğudu.

Eve yürüdüm. Sıcağı sevdiğim için bu yıl, kendimi yorgan gibi saracak bir mont aldım. Ayaklarım da öyle olmalı; yünlü bir botum var. Görsel olarak çok iyi durmadığını düşünsem de, işlevsel olması beni daha çok tatmin ediyor.

Dün akşamki soğuğu ısıtan yalnızca montum ve botlarım değildi. Düşünceler, anlar… Ellerim buz kesmişken bile, durdurmak istediğim anların fotoğrafını çektim. Eve yaklaşırken bir apartmanın girişine asılmış yeni yıl ışıklarının rüzgârla dans edişini, yanıp sönerken yüzüme vuran ışığı ve ince ince çiseleyen yağmuru bir süre izledim.

Sonra sıcak yuvama vardım.
Yeni bir yıla sayılı günler kalmışken, dışarıda ışıklar yanıp sönerken, içimde kalan şey yine aynıydı:
kar yağsın… Kardelenler yeşersin.

Deniz

Yorum bırakın