8 Ocak 2026
Atölyedeyim. Fonda Zülfü Livaneli çalıyor. En sevdiğim türküyle, fırtınadan cama vuran sert yağmurun sesi birbirine karışıyor. Yağmuru seviyorum. İzlemeyi… Saatlerce, gri İstanbul siluetine yağan yağmuru izleyebilirim.
Atölyenin penceresi çok büyük; tüm cepheyi kaplıyor. Ataşehir’in TEM otoyoluna bakan tarafında, gidiş geliş yapan arabaların ışıkları astigmat gözlerimde uzun çizgilere dönüşüyor. Bir tablo gibi. Ders sonrası dağınık masa, müzik ve şehrin içeriye sızan bu hâlini seviyorum.
Atölyem benim yuvam. Dış dünyadan arındığım, her şeyi kapının dışında bıraktığım; ilmek ilmek, yıllar içinde ördüğüm sıcacık bir yer. Minicik gelip genç kızlara, genç delikanlılara dönüşen öğrencilerimle birlikte yol aldığım bir yuva. Bu sürede dost olduğumuz anne babalar… Çocuklarını alırken kapı arasından edilen sohbetler… Her şeyiyle yaşayan, yaşanan bir yer burası.
Yine bir ders daha bitti. Bu yazıyı yazabilmek için kendimle baş başa kalacağım anları kovalıyorum. Çünkü çocuklar, ev hayatı ve günlük koşuşturma; insanın düşünmesine bile pek alan bırakmıyor.
Günlerdir yazılar yazıyorum ama hiçbirini bloğumda yayımlamadım. Bazı şeylerin bana saklı kalmasını istiyorum. Galiba uzun zamandır alanımı fazla açtım. Sanki isteyenin, istediği zaman girip çıkabileceği bir yer hâline gelmiş gibi… Ama bunu kendime yapmayacağım. Etrafımdaki çembere herkes, sadece kendi istediğinde girmeyecek.
Geçen gün Nihan Kaya’nın bir paylaşımına denk geldim. Şöyle diyordu:
İyi, hassas, nazik insanlar; biri onlara mesafe koyduğunda hemen düşünürler: “Farkında olmadan bir şey mi yaptım acaba?” Sürekli kendilerini sorgularlar. Bir de bunun tam tersi vardır. Kendini çok iyi, hassas ve nazik olarak tanımlayan ama karşısındakinin koyduğu sınırı anlamamakta ısrar edenler… “Ben bir şey mi yaptım?” diye sormak yerine, sınır koyanı suçlarlar.
Bu bence çok önemli bir gösterge. Zarar, çoğu zaman ilk gruptan gelmiyor. İkinci grup hassas değil; kendine hassas, bize değil.
Ben de zaman zaman kendimi “Acaba farkında olmadan bir şey mi yaptım?” diye düşünürken buluyorum. Yıllarca hassas yapım yüzünden zarar gördüm, hâlâ da görüyorum. Sürekli bana “Güçlü dur, güçlü ol, bu kadar duygusal olma” denildi. Önceleri üzülüyordum. Güçlü ve sert olmak için kendim olmaktan çıkıyor, üzerime eğreti duran bir ceket giymiş gibi hissediyordum. Zaten beceremiyordum.
Gece yatağa yattığımda sabaha kadar “keşke” deyip duruyordum.
Artık bunu bıraktım.
Ben buyum.
Duygularıyla, hassaslığıyla var olan…
Yolda gördüğü yavru kediye, hiç sebep yokken ağlayabilen…
Sevdiklerine kredisi bitmeyen, kin tutmayan… Ve bana göre insanı insan yapan tam da bu özellikler.
Ama ne yazık ki en çok zararı da bu kalpler görüyor.
Deniz K.
Yorum bırakın