
28 Kasım 2025
Bugün yeniden beni yazmaya iten sebeplerin varlığına şükrediyorum. Çünkü çok uzun zamandır yazmaya ara vermiş, hatta bu denli yoğun düşünmek şöyle dursun, herkese benzemeye başlamıştım. Bunu istemiyordum. Aslında yazmayı daha da nostaljik hâle getirebilecek antika bir daktilom dahi var. Ama o kadar da çağdan kaçamazdım. Şöyle bir atasözünü hatırlıyorum: “Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu.” Bunu günümüz için “ChatGPT çıktı, mertlik bozuldu” diye değiştirebilirim. Çünkü artık yazmak eylemini geç; insanın bir an düşünmesine bile izin vermeyen sistemin içerisinde, yazmayı, çizmeyi, okumayı tercih eden insan, kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası…
Sanırım bu sebeple, takıntı hâline getirmiş gibi göründüğüm Düşünce Doktoru’nun yazdıklarını derin çizgilerle satır satır okuyunca o cam parçasının gözüme yansıttığı ışığı yakaladığımı hissettim. Düşünce Doktoru diyorum ona; çünkü felsefe gibi bir alanı rasyonel bir bölümle harmanlamış, üzerine bir de sular seller gibi edebî bir ruh üflemiş… Onu bence farklı kılan; tüm özelliklerin harmanlanıp bir ete kemiğe bürünmüş ama derinde sevilmemiş bir çocuğun varlığıydı.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, o içindeki çocuk büyümüyor. Ya da büyüsün istemiyorsun. Ya da bilmiyorum… Ben büyütmek istemiyorum.
Bir çocuğu büyütecek şey; yargısız, koşulsuz sevilmesidir. O yüzden çocuklarımı koşulsuz, yargısız sevmek için elimden geleni yapıyorum. Zorlanıyorum hem de çok; çünkü öğrenmedim bunu. Ben “iyi olursam başım okşanacak” duygusu ile büyüdüğüm için, şimdilerde çocuklarıma öğretilmiş bu duyguyu yansıtmamak için çok zorlanıyorum.
Her sabah kızımla saçlarını tarama rutinimiz var; o zamanlar bana sıkıca sarılıyor; ben de beline kadar uzanan ipeksi saçlarını yavaş yavaş tarıyorum. Saçlarını tararken aynadan yansımamızı izliyorum. Saçı acıyacak diye bana sarılması… Yani acıların sarılarak geçtiğini mi fısıldıyordu içten içe? O anı zihnimde durduruyorum. Kızımın benim boyumu aştığı anda da aynı sıcaklıkta taradığımı betimliyorum. Sonra bu bağımlılık korkutuyor beni.
Bilmiyorum yapabiliyor muyum ama onlar benim yaşıma geldiklerinde, belki de annemden babamdan bana bahşedilmiş travmaları onlara yaşatmayayım derken bambaşka yaralar açıyor olacağım. Onlar da kırk yaşından sonra kendini bulmak için ya bir düşünce doktoruna danışacak ya da benim gibi tam tersi, iyileşmeyi istemeyecek. İstemiyorum… Evet, düşünmedim bile. Çünkü sanatçı kimliğimi besleyen şey bence o yaralı çocuk.
Düşünce Doktoru bir yazısında şöyle söylemişti: “Şiir, kadınları nörotik yapıyor.” Bence tam tersi; zaten nörotik olan kadın şiirde kendini buluyor. Ama erkekleri duyarlı yaptığı kesin. Tarih boyunca erkek, aşkı kadının suretiyle konuştu; kadın ise çoğu kez susturulmuş bir imge olarak durdu dizelerin tam ortasında. Kadının nesneleştiği bir konumda olduğunu düşünürsek, Düşünce Doktoru’nun yanıldığını söyleyebilirim. Onun da yanıldığı şeyler var; neticede o da insan…
Deniz K.

30 Kasım 2025
Pazar sabahı, saat 07:05. Hava hâlâ karanlık. Cemre yanımda uyuyor; bense uyanmış, sağa sola dönüp duruyorum. Tek tatil günüm olmasından sebep, kendimi daha fazla uyutmaya çalışıyorum. Kedimiz Gece bir saat önce uyandırdı beni. Kalkıp koridorun sonunda yerde duran mama kabına tavuk kokan kuru mamasından koydum. Yemeğe çok düşkün bir kedi. Özellikle yalnız kaldığında kendini mamaya öyle kaptırıyor ki, fazladan koyduğumuz tüm mamaları aynı gün içerisinde bitiriyor. Haliyle, iki gün bile yalnız bırakmıyoruz evde.
İnsanın kedisi de kendine benzer mi canım? Benziyormuş…
Uras’ın doğum gününde eve getirdik Gece’yi. Çelimsiz, kafası gövdesinden büyük; simsiyah ama kuyruğunun ucu beyaz, sanki bir boya kovasına yanlışlıkla girmiş gibiydi. Önce iki gün alışamadı. Malum, Ayasofya’nın bahçesinde hırpalanmış halde bulduk. Bu, Gece’yi yeni evine alışması için zorlamış olacak ki geldiği ilk iki gün Uras’ın yatağının altından çıkmadı. Hepimiz onu öyle çok sevdik ki parıl parıl parladı Gece. Sevgi nasıl bir şeymiş; dokunduğu her şeyi güzelleştiriyor.
Ben bunları yazarken saat 07:48 olmuş bile. Hava aydınlanmaya başladı. Perdenin arasından süzülen gri İstanbul ışığı, odanın içini hafif aydınlatıyor. Cemre hâlâ uyuyor. İçeri süzülen ışık, belli belirsiz dünden kalma bale topuzunu ortaya çıkarıyor. Yorganın içinden yayılan sıcaklık, kışın ortasında sobaya ellerini yaklaştırmışsın hissi uyandırıyor. Uykusunda yaydığı o mis gibi bebek kokusunu içime çekmek için sabırsızlanıyorum.
Gün aydınlandı.
Günaydın…
Deniz K.

28 Kasım 2025
Sonay, kız kardeşim… Bugün iki yıldır oturduğumuz aynı binadan taşınıyor. Ona hissettirmesem de içimde bir burukluk var. Her an beraber olmasak da onun aynı çatı altında yaşaması, tuhaf bir güven veriyordu.
Sonay; sınırlarını çok iyi koruyan, seçilmiş yalnızlığına tutkuyla bağlı… Son yıllarda obsesifleştiğini düşünsem de, sistematik ve düzenli hayatına hayran olduğum… Çocuklukta yaşadığımız her şeyi harfiyen hatırlayan, benim biricik kardeşim.
Ne zamandı hatırlamıyorum… Çoluk çocuk akşam çay demleme ritüellerimizden birinde, Sonay’a sarılıp onu öptüğümde, bir anda ne kadar zamandır ona dokunmadığımı, sarılmadığımı hissettim. İkimiz de birden göz göze geldik. Sanırım o da benimle aynı şeyi hissetti.
Çocuklukta temas edilmeyen çocukların büyüyünce de temas sevmediği üzerine çay içerken konuştuk, tartıştık biraz. Ne kadar temas edemesem de, çocukluğumdan beri kıskandığım tek kişi olsa da… Sonay işte. Çok seviyorum onu.
Deniz K.

2 Aralık 2025
Nedir bu kış mevsiminde bahar havası…
Bu satırları yazarken arka fonda, biricik dostum Kaan’dan defalarca dinlediğim Sposa Son Disprezzata çalıyor. Masama kıştan kalma bir bahar güneşi yansıyor ve içerisi açık sarıya boyanıyor.
Kaan, çok yakın zamanda kıymetli annesi, bizim de biriciğimiz Yurdanur Teyzemizi kaybetti. Çocukluğumdan bu yana değişmeyen silüeti… Minik bir çocuk bedenine gizlenmiş derin bir ruhtu Yurdanur teyze. O da bu dünyadan fazlasıyla nasibini almış bir insan. Tek başına iki tane pırıl pırıl evlat yetiştirmiş; gerçekten de onları çok sevmiş ve sevmekle kalmamış, bunu her şekilde hissettirmiş bir kadın.
Kaan hâlâ çok üzgün. Ve sanırım uzun zaman sürecek bunu atlatması. Çünkü sevdiğin birini toprağa koyup, ardından eve dönüp hayata devam etmek… Bu inanılmaz bir şey. İnsan bunu nasıl atlatıyor, hâlâ inanamıyorum. Babamdan yaşadığımız için bu duyguya yabancı değilim. Hiç aklımdan çıkmıyor:
Herkes Kiltepe Mahallesi’ndeki dedemden kalma evde, babamın cenaze ezanı okunurken her bir köşede acılar içinde ağlıyorduk. Mezarlığa gittik ve babamın son kez yüzünü o tabutun içinde gördüm. Enteresan bir şey… Şu an yazarken bile tuhaf hissediyorum. Yüzünde minik bir tebessüm… Beyaz desem değil, pembe desem değil; daha önce hiç görmediğim bir renk vardı yüzünde.
Namaz kılındı ve o çukura babamı kendi ellerimizle koyup üzerine toprak attık. Nasıl olur? Sevmelere doyamadığın, kıyamadığın birinin üzerini toprakla kapatıyorsun. Bu korkunç bir şey. Sonra arkanı dönüp oradan gidiyorsun. Cenaze evine geliyorsun ve yemek yiyorsun. İnsan nasıl bir varlık, aklım almıyor. Bu kadar yoğun duyguyu aynı anda yaşayıp sonra yemek yiyiyorsun. Hatta bazen, anlık da olsa unutup günlük hayattan konuşup gülüyorsun. Sonra bir anda hatırlayıp, “Ne yapıyorum ben?” deyip yeniden ağlamaya devam ediyorsun… Tam bir delilik.
Ama işte tuhaf bir şekilde lanet olası zaman, sana tüm acıyı unutturuyor.
Yani… Silip atmıyor aslında. Yerine koskocaman bir özlem ve boşluk bırakıp gidiyor. “Artık sen bununla nasıl başa çıkarsan çık,” der gibi… Hem de alay edercesine.
İşte bu delilik döneminin tam içinde şimdi biricik Kaan’ım… Ağlayınca gözleri yeşile dönüyor. Arada da gülüyor. Elleriyle gözlerini siliyor; uzun saçlarının arasından bir perdeyi aralar gibi bazen derin derin bakıyor. Şimdilerde sessizliğe büründü. Onun için başka bir dönem başlıyor.
Belki bu… Sanatçı yaratıcılığını taçlandıracak bir acıya dönüşecek.
Çünkü her acı bir şeye evriliyor, yaşadım, biliyorum.
Deniz K.

4 Aralık 2025
Atölyedeyim. Dersin başlamasına 45 dakika kadar bir süre var. Çocukların gelmesini beklerken, senaristin listesinden güzel müzik önerilerini dinliyorum. Öyle bir liste ki bu… Dinledikçe karmaşık ruhunu az çok anlayabiliyorsun.
Bir müzik listesi bile kişiyi ele verir.
Ama işte, onu görebilene…
Selam olsun senariste.
Deniz K.

16 Aralık 2025
Sabah boynumdaki ağrıyla tekrar uyandım. Sanırım artık doktora gitme vakti geldi. Uzun süreler yazmak ve çizmek için masa başında oturunca bu kaçınılmaz oluyor.
Dün sevgili arkadaşım Erkan’la sohbetimizde, cahilliğin özgürlük getirdiğini yazmıştım ona. Bilmenin ve bilginin sırtımıza yük olduğunu, sorumluluk yüklediğini ve bu sorumluluğu taşıdıkça özgür olmadığımızı söylemiştim.
O da şöyle dedi:
“Cahillik gerçekten bir tür hafiflik hissi verebilir.
Bence de bilmeyen insanın vicdanı daha az yük taşır.
Ama bu özgürlük değil; daha çok sorumluluktan kaçıştır.
‘Bilmek’ demişsin… Bence bilmek; fark etmek, görmek ve bazen kaçamamak demektir.
Doğru.
Fakat özgürlük tam da burada başlar, Denizcim:
Gördüğün hâlde ne yapacağına karar verebilme cesaretinde.
Bir de bilgi insanı rahatlatmaz; aksine ağırlaştırır.
Ama insanı insan yapan da belki bu ağırlığı taşımayı göze almasıdır.”
Evet, haklıydı.
Bunların hepsi doğru ama kendimi düşünüyorum:
“Yazdığım zaman özgürüm; ama o yazıları başkalarıyla paylaştığımda özgür değilim.”
Çünkü bu defa insanların eleştirilerinin yükünü düşünmek, beni ya “iyi yazmaya” ya da kaygılı bir biçimde kendimi ifade etmeye istemeden de olsa zorluyor.
Geçen gün Henry Darger’ın hayatını okudum.
Chicago’da bir hastanede yıllarca temizlik yapmış, koridorları süpürmüş bir adam…
Akşamları ise kâğıtlarla dolu bir odada yaşayan başka biri.
Sabah başka bir hayat, akşam bambaşka bir hayat.
Ve bu adam, kırk yıl boyunca yazmış ve çizmiş.
Kimse bilmeden, okumadan, görmeden.
Tek başına.
Şimdi düşünüyorum:
Darger, gündüzleri belki hayatını idame ettirmek için, belki yazabilmek ve çizebilmek için özgürlüğünü erteleyen bir esirken; geceleri kanatları rüzgârda dalgalanan bir kuş gibi özgürdü.
Ta ki ölünceye kadar…
Ve onun yazılarına, resimlerine insanların ulaştığı güne kadar.
İşte bana göre Darger’ın özgürlüğü tam da o anda bitti.
Çünkü artık kendine değil, başkalarının diline doğru bir yolculuğa çıkmıştı.
Katılırsınız, katılmazsınız…
Ama özellikle sosyal medya çevrelerinde, popüler kültür içinde yazan, çizen kim varsa bana göre özgür değil.
Deniz K.

18 Aralık 2025
Çok şaşkınım. Dün paylaştığımdan beri blog sayfama ve yazılarıma ulaşan pek çok ziyaretçi olmuş. Tüm gece içim içime sığmadı. Yazdıklarımın iyi ya da kötü oluşu, bir karşılığı olup olmaması kaygısını taşımadan; olduğu gibi hissederek karalamak… Yıllarca biriktirdiklerim şimdi başkalarının avucunda. Hiçbir beklentim yok. Sadece kendim olmak istediğim bir ana bırakıyorum kendimi.
Dün akşam atölyede yetişkinlerle dersim vardı. Yıllar sonra çocuklarla yürüdüğüm yol, bu kez kendi yaşlarımda iki tatlı kadınla kesişti. “Cesaret” kavramını konuştuk. Sanatı seviyorlar, bir şeyler yapmak istiyorlar. Yargısız ve sorgusuz.
Onlara ilk şunu söyledim:
Hissetmek… Tüm duyularınla, duygularınla hissetmek.
Tatmadığın bir yemeği, dokunmadığın bir ağaç gövdesini, koklamadığın bir denizin kokusunu hayal edemezsin. Eğer çizmek istiyorsan, önce hissetmen gerekir.
Ben yürüyüşlerimde mesela kulaklık takmam. Denizin sesini, ayaklarımın yere temasını, yanımdan koşup giden insanların nefes alışverişini, rüzgârın yüzümde bıraktığı o soğukluk hissini isterim. O anı… Duymayı, dokunmayı, hissetmeyi.
Otobüste mesela herkesin kulağında kulaklık, elinde telefon vardır genelde. Ben kitap bile okumam. Etrafımı izlerim. İnsanları gözlemlerim. Soğuk bir hava varsa, cama yansıyan insan nefesinin buğusunu; yorgun düşmüş gözleri, elleri buruş buruş olmuş teyzenin uzaklara dalan bakışını; kulaklarında kulaklık, ellerinde telefonla gençlerin neleri kaçırdığını…
İşte aynen böyle…
Ben de şimdi, yolda yürürken dokunduğum çiçekleri, sevdiğim kedileri, kokusunu içime çektiğim denizi yazacağım.
Tekrar hoş geldiniz.
Şeref verdiniz.
Deniz K.