İçeriğe geç
  • Bir gün

    Aralık 28, 2025

    monoprint Deniz K.

    Pazar günleri, herkesin hayatında diğer günlerden farklı seyreder. Geç kalkılır; belki büyük, güzel bir pazar kahvaltısı yapılır, biraz okunur. Tüm hafta boyunca yoğun temponun içinde yapılması zor olan işler, sırasıyla bugüne sıkıştırılır.

    Bizim pazarlarımız da çok farklı değil. Ev ahalisi erkencidir. Herkes en geç 8.30’da uyanır. Uras uyumak ister ama onu da biz uyandırmaya zorlarız. Zira erken yaşta edinilen alışkanlıklar, insanın yaşam biçimine dönüşür.

    Ben mesela klasik alışkanlıklarımdan hiç sıkılmam; vazgeçmem de. Sabah erken kalkarım. Ardından kahvemi demlerim. O demlenirken yüzümü temizler, dişlerimi mutlaka fırçalarım. Eğer hafta içiyse, Uras erkenden gider biz ise Cemre’nin okul hazırlıklarını yaparız. Cemre kahvaltısını yaparken, ben de hafta içi ondan eksilttiğim zamanı o yarım saate sığdırırım.

    Ben kahvemi ve hiç bozmadığım rutinimdeki üç adet cevizi yerim. O da bir adet haşlanmış yumurta, bir kase nar ve teyzemin yaptığı dut pekmezini sürdüğü kızarmış ekmeğiyle kahvaltısını yapar, sonra okulun yolunu tutar. Hafta içi sabahlarımız hiç değişmez. Ama cumartesi iş tersine döner; ben işe gitmek için hazırlanırken, o yanıma gelir, kahvaltımı yaparken benimle sohbet eder.

    Dün de yine böyle bir anda, cuma günü okulda katıldıkları kış karnavalından aldıklarını gösterdi. Parasıyla aldıklarını hesaplarken, “Aslında daha çok param olsa, daha fazla şey yapabilirdim,” dedi. Beni bilirsiniz, cebimde hikâye çoktur. Gülümsedim. Cemre’ye, onun yaşındayken yaşadığım bir anımı anlattım.

    Cemre’den küçüğüm sanırım… Oturduğumuz apartmanın arka bahçesinde, pembe ve sarı renklerden oluşan fermuarlı bir para cüzdanı buldum. Elime aldım, içini açtım; birbiri içine katlanmış, oldukça fazla para vardı. Etrafıma baktım, sonra korkuyla da olsa cüzdanı alıp eve koştum. Anneme söylemek istedim ama “Nereden aldın?” diye sorar, inanmazlar diye korktum. Halbuki yerde bulmuştum. Günlerce sakladığım yerde kaldı.

    Sonra bir gün içinden bir tane para aldım. “Ne olacak ki, bir dondurma yesem,” diye düşünüp yola çıktım. Bizim Mahmut abinin bakkalına gitmedim. Çünkü Mahmut abi öyle biriydi ki, çevrede olan biten her şeye hâkimdi. Herkes anahtarını ona emanet ederdi. Ortalıkta tuhaf bir şey olsa, yabancı biri dolansa mutlaka fark ederdi. Onun yanına gitsem, kızıldan sarıya çalan bıyıklarıyla bana bakıp paranın hesabını soracağını bilirdim.

    Bu yüzden mahallenin üst sokaklarındaki bir bakkaldan dondurma aldım. Bakkal para üstü verdi ama tek bir banknotla aldığım dondurmanın karşılığında, beklediğimden çok daha fazla para verdi. Şok içinde cebime koydum ve dondurmayı yedim. O an anladım ki elimdeki para en büyük paraydı.

    Sonra günlerce dondurma aldım. Bir süre sonra öyle sıkıldım ki, bir ısırık alıp atıyor, ardından başka bir dondurma alıyordum. Hepsi birbirine benzemeye başladı. Kollarımdan akan damlaları yaladığım dondurmaların tadından eser yoktu. Zevk almıyordum; aksine midem bulanıyordu.

    Cemre hikâyeyi heyecanla dinliyordu; sonunu merak ediyordu ama bu hikâyenin bir sonu yoktu. Tıpkı aldığımız zevklerin sonu olmadığı gibi. Dedim ki Cemre’ye: İnsan hayatta hep daha fazlasını ister ama fazlasına sahip olmak, o ilk yediğin dondurmanın tadını asla vermez. Bu her şeyde böyle. O yüzden her şeye sahip olma arzusundan ziyade, sahip olduklarının sana verdiği tada, sana bıraktığı hazza odaklan. Çünkü az olan kıymetlidir. Damakta güzel bir tat bırakır; özlenir, tekrar arzulanır, bir sonraki zamana saklanır ve o zamana dair heyecan bitmez. Daha çoğunu istemek yerine, elindekinin tadına vararak bak yoluna.

    Bugün bunların hepsini anlamadı belki.
    Ama bir gün, ne demek istediğimi anlayacak.

    Dışarıda inanılmaz bir rüzgâr var. Uyanınca evi havalandırmak için açtığım pencereden perde bir yukarı bir aşağı savruluyor. Gece de bu hareketliliği bir oyun sanarak perdeyle oynaşıyor.

    Galiba bu gidişle yeni yılda kar yağacak gibi. Bugün Cemre’nin saçlarını tararken, “Anne, bu yılbaşında kar yağar mı?” demesine çok şaşırmıştım. Çünkü daha dün, kar yağsın dileği üzerine kurulu bir metin yazmıştım.

    Demek ki hepimizin kalbindeki ortak dilek bu.
    Tüm çocukların…
    Ve ruhu çocuk kalanların.

    Deniz

    Bir gün ile ilgili 1 yorum
  • Kar yağsın…

    Aralık 26, 2025

    Photo : Deniz K.

    2026 yılına günler var.
    Eskisi gibi yeni bir yıl heyecanı taşımıyorum. Çocukken ne kadar çok heyecanlanırdım. Çok eskiyi hatırlıyorum. Babamın olduğu günleri. Çocuktum.

    Kartal’da, Beyaz Köşk durağının hemen köşe başında bir şarküteri dükkânımız vardı. Yılbaşı akşamları için tencere tencere mezeler hazırlanırdı. Zeytinyağlı yaprak sarmaları… Annem, kız kardeşlerim ve ben; hepimiz mutfaktaki yuvarlak melamin masanın etrafına toplanır, sohbet ederek kilolarca yaprak sarardık.

    Çocukluğuma dair çok şey hatırlamıyorum ama böyle kısa, silinmeyen görüntüler var. Eğlendiğimizi hatırlıyorum. Sardıklarımız ve hazırlanan tüm mezeler, babamın dükkânında bir gram bile kalmadan satılıp biterdi. Çünkü babamın dükkânının müdavimleri vardı. Mezelerden ayrı, babamın sohbetinin de bir tadı vardı. İnsanlar onunla konuşmayı severdi.

    Kasanın yanında, beklemek için konmuş suni deriden ikili koltukta oturup sohbet eden müşteriler… İkram edilen çayla, saatlerce süren alışverişler… Bunlar kalmış aklımda.

    Yılbaşı akşamlarımız böyleydi.
    Bir önceki günden hazırlanan mezeler, annemin damak çatlatan yemekleri, güzel sofralar, tombala ve tabii ki TRT yılbaşı özel yayını. Şu an yazarken bile yüzümde küçük bir tebessüm bırakıyor bu görüntüler. Bizi, ailemizi, heyecanımızı hatırlıyorum. Yıllar geçiyor ama anlar kalıyor.

    Dün de onlardan biriydi benim için.

    Yetişkinlerle dersim vardı. Derste Rothko’dan bahsettik. Rothko’yu seviyorum. Bunu uzun zamandır biliyorum ama nedenini sonradan fark ettim. Hayatını okudukça, resimlerine baktıkça.

    Erken dönem işlerindeki o parlak sarılar, turuncular… Sonra yavaş yavaş koyulaşan renkler. Kırmızılar, kahverengiler ve en sonunda siyah. Sanki bir insanın içi kararırken, bunu kelimelerle değil de renklerle anlatması gibi. Resimlerine baktıkça, bir hikâye okumuyorsun aslında; bir ruh hâlinin içinden geçiyorsun.

    Rothko’nun hayatı boyunca majör depresyonla mücadele ettiğini biliyorum. Onun duyguyu saklamadan, süslemeden, olduğu gibi aktarması… Umutlu görünmeye çalışmaması… Karanlığı açıklamaya çalışmaması… Sadece orada durması.

    Renkleri birer sığınak gibi kullanıp sonra o sığınaklardan da vazgeçmesini düşündüm. İnsan bazen en çok tutunduğu şeylerden bile uzaklaşmak zorunda kalıyor. Belki de tam bu yüzden siyahları bu kadar ağır. Çünkü artık saklanacak bir yer kalmamış gibi.

    Bu, yalnızca bir renk değişimi değil. Benimsediği karanlık, umudunun kalmadığına dair sessiz bir mesaj gibi. Sanırım beni ona yakın hissettiren de bu. Depresif hâllerinden çok, duyguyu aktarış biçimi. Yoksa yazılarımdan sonra “Deniz hocaya ne oldu, çok depresif” diye düşünülmesin.

    Dersimiz oldukça yukarı taşıdı herkesi. Herkes memnun, heybesi dolu kelimelerle ve düşünmek üzere atölyeden ayrıldı. Ben de bu yüzden geç çıktım atölyeden. İstanbul’da hava iyice soğudu.

    Eve yürüdüm. Sıcağı sevdiğim için bu yıl, kendimi yorgan gibi saracak bir mont aldım. Ayaklarım da öyle olmalı; yünlü bir botum var. Görsel olarak çok iyi durmadığını düşünsem de, işlevsel olması beni daha çok tatmin ediyor.

    Dün akşamki soğuğu ısıtan yalnızca montum ve botlarım değildi. Düşünceler, anlar… Ellerim buz kesmişken bile, durdurmak istediğim anların fotoğrafını çektim. Eve yaklaşırken bir apartmanın girişine asılmış yeni yıl ışıklarının rüzgârla dans edişini, yanıp sönerken yüzüme vuran ışığı ve ince ince çiseleyen yağmuru bir süre izledim.

    Sonra sıcak yuvama vardım.
    Yeni bir yıla sayılı günler kalmışken, dışarıda ışıklar yanıp sönerken, içimde kalan şey yine aynıydı:
    kar yağsın… Kardelenler yeşersin.

    Deniz

    Kar yağsın… ile ilgili yorum yok
  • Istakozun Rüyası

    Aralık 24, 2025

    İllüstrasyon Deniz K.

    Istakoz büyümeye devam ediyordu.
    İçten içe büyürken, sert ve dayanıklı kabuğu onu sıkıştırmaya başlamıştı. Çünkü ıstakozlar büyüdükçe kabuklarını değiştirmek zorundadır. Kabuktan çıkan bir ıstakozun başka yolu yoktur. Yeni bir kabuk inşa edene kadar savunmasızdır, çıplaktır. Büyümek için acımasız dünyaya kendini açmak zorundadır.

    Artık üzerindeki sınırları belirleyen kabuk yoktur. Bu yüzden temkinlidir. Güven kapısını bu dönemde pek çalmaz. Çünkü her an zarar görebilir. Dışarıdan gelecek her şeye karşı kendini korumaya çalışır. Bu geri çekilme hâli, belki de büyümenin ve olgunlaşmanın geçtiği dikenli bir yoldur.

    Bir süredir kendimi bu hâlin içinde buluyorum.
    Kabuk değiştiren bir ıstakoz gibi.

    Kendimi korumak için yıllar içinde oluşturduğum kabuğumu seviyordum. Büyümek istemiyordum. Ruhum hep aynı yaşta kalmak isterken, bedenim kabuğumu zorluyordu. Büyümek, zamanla kaçınılmaz oldu.

    Belki o kabuğun içinde yıllarca sıkışıp kalacaktım.
    Ama bugün, beni büyüten ve aynı zamanda sıkıştıran o kabuktan çıkma vakti geldi.

    Şu an yumuşağım.
    Savunmasızım.
    Tıpkı kabuğundan yeni çıkmış bir ıstakoz gibi.

    Yeni kabuğum için güçlenmek istiyorum ama bu dünya, özellikle insanlar, beni korkutuyor. Çünkü en kırılgan dönemimdeyim. Bir yandan güçlendiğimi hissediyorum; sınırlarım yeniden şekilleniyor, bedenim alışıyor. Ama aynı anda, sanki dipsiz bir kuyunun içinden sesleniyormuşum gibi geliyor. Konuşuyorum, anlatıyorum, belki bağırıyorum ama sesim kimseye ulaşmıyor.

    Kabuk değiştirmek kolay değildir. Çünkü kabuk güvenlidir. Bizi tanımlar, başımıza gelenleri açıklar, hikâyemizi düzenler. O kabuğun içinde kim olduğumuzu biliriz; nerede durduğumuzu, neye dayanabileceğimizi.

    Ama büyüme düzen bozucudur. Istakozlar bunu bilir. Biz ise çoğu zaman unutmak isteriz. Çünkü kabuktan çıkmak; kontrolü bırakmak, yumuşamak ve geçici olarak güçsüz görünmeyi kabul etmektir.

    Toplum bu anları sevmez. Kimse güçsüz görünmek istemez.
    “Toparlan,” der.
    “Net ol.”
    “Güçlü dur.”

    Oysa dönüşüm net değildir.
    Dönüşüm bir geçiştir; belirsizdir ve sessizdir.

    Istakozlar, yeni kabuk sertleşene kadar bekler. Bizler de öyleyiz. Yeni hâlimiz hemen anlaşılmaz. Yeni benliğimiz ilk başta tanıdık gelmez. Bazen kendimize bile yabancı oluruz.

    Ama zamanla yeni kabuk oluşur. Daha geniştir, daha esnektir, daha gerçektir. Ve sonra, bir gün, yeniden dar gelmeye başlar.

    Belki de mesele “rahat” olmak değildir.
    Belki mesele, daralmayı doğru okumaktır.

    Çünkü sıkışıyorsak, bu her zaman yanlış yerde olduğumuz anlamına gelmez. Bazen sadece büyüdüğümüz anlamına gelir.

    Istakoz bunu bilir.
    Biz de hatırlayabiliriz.

    Çünkü bazı kabuklar, kırıldıkları için değil, artık yetmedikleri için bırakılır.

    Deniz

    Istakozun Rüyası ile ilgili yorum yok
  • En Uzun Gece

    Aralık 22, 2025

    İllüstrasyon Deniz K.

    21 Aralık 2025

    En uzun gece…
    Takvimde sadece bir gün.
    Ama bazen yıllar sonra bile kulağıma aynı yerden fısıldayan bir an gibi.

    Gecelerden korkarım. Çocukluğumdan beri.
    Karanlıkta yönümü kaybedecekmişim gibi gelir.
    Seslensem kimse duymayacak, duysam da karşılık gelmeyecekmiş gibi.
    Belki de bu yüzden, gecelerle aram hiçbir zaman kolay olmadı.

    Ama şimdi geceler değişti benim için.
    Hâlâ korkuyorum; bu kısmı inkâr etmiyorum.
    Ama artık gecenin yalnızlığını seviyorum.
    Sessizliğini.
    Kimsenin benden bir şey beklemediği hâlini.

    Yazdığımda, çizdiğimde…
    Kulaklarımda yalnızca kalemimin sesi oluyor.
    O ses beni durduruyor.
    Zamanı değil; beni.
    Ve gece, ilk kez, bana ait bir yere dönüşüyor.

    Gecenin gerçekten uzun olmasıyla, bana uzun gelmesi arasında bir fark var.
    Saatler ilerliyor, bunu biliyorum.
    Ama bazı geceler var ki, ilerlese de gitmiyor.
    Benimle kalıyor.

    Zaman da böyle.
    Herkesin dakikası başka.
    Benimkiler bazen hafif.
    Bazen ağır.

    En uzun gecede bunu daha net hissediyorum.
    Işığın yeniden doğacağını bilmek yetmiyor.
    Karanlığın içinden geçmeden hiçbir bilgi işe yaramıyor.
    O sırada “geçecek” diyen seslere inanamıyorum.
    Çünkü beklerken zaman, içimde genişliyor.
    Belki de bu yüzden bazı geceler bitmiyor.

    En uzun gece dışarıda değil.
    Bunu artık biliyorum.
    İçimde yaşanıyor.

    Ve zaman…
    Belki beni aceleyle bir yere götürmek için yok.
    Belki sadece, olmam gereken yerde, biraz daha kalmama izin veriyordur.

    Bu gece uzun olabilir.
    Ama sonsuz olmadığını da biliyorum.

    Deniz

    En Uzun Gece ile ilgili yorum yok
  • Yapacak şey çok, zaman az.

    Aralık 19, 2025

    monoprint Deniz K.

    19 Aralık 2025

    Sabah yine erkenden uyandım. Uras, kalkacağı saatten bir saat öncesine alarm kuruyor. Alarm, bir saat boyunca her on dakikada bir çalıyor. Sesi tüm eve yayılıyor. Gece de acıkmış olmalı ki, alarm sesiyle senkronize olmuş gibi miyavlıyor. Uykumu alamadım.

    Tüm gece bedenim uykuya teslim olmak isterken, zihnim sürekli uyanıktı; bana bir şeyler fısıldıyordu. Bazı dönemler bana bu sık olur. Belki benim gibi olan çok insan vardır, bilmiyorum. Ama kimseye bundan bahsetmediğim için şu an bu konuda kendimi yalnız hissediyorum.

    Fısıltılar arttıkça dinlemeye devam ettim. Dinledikçe daha da arttı ve sabah, işte başta anlattığım o malum alarm sesine teslim oldum.

    Bugün yapmak istediğim sanat pratiğine odaklanmak istiyorum. Erkan’la konuşmalıyım. Sanat mentörüm olarak atadık kendisini. Onun bilgi birikimi ve deneyimi benim için çok kıymetli. Erkan’ın çeyreği kadar sanat pratiği olmayan ama etrafta çok daha yüksek sesle var olan insanlar var. O ise hem mütevazı hem de gerçekten donanımlı. Onunla tanıştığım için kendimi şanslı hissediyorum.

    Tabii çizdiğim arkeoloji kitabı, yeni anlaştığım Bach Çiçekleri adlı kitap ve sıraya girmiş, sözleşmesini beklediğim İznik kitabı da beni bekliyor. Bunun yanında atölyede ders yaptığım onca çocuğum, ailem için ayırmam gereken zaman ve tabii ki şu an en renkli odağım olan blog sayfam…

    Yapacak şey çok, zaman az.

    Bazen bu yüzden, 44 yaşıma doğru ilerlerken yapmak istediklerimi zamanla örtüştürmeye çalışıyorum; ama ayakları açıkta bırakan bir yorgan gibi, zaman yine yapacaklarımı açıkta bırakıyor.

    Kimin ne zaman öleceği tabii ki belli değil ama en azından ben, ben olmaya başladığım bu dönemde ölmeyeyim yahu.

    Deniz K.

    Yapacak şey çok, zaman az. ile ilgili yorum yok
  • Taş

    Aralık 18, 2025

    illüstrasyon Deniz K.

    Ben bir taşım.
    Sertliğim sorulmaz, yerim bellidir.

    Karacadağ’ın eteklerinde, kır çiçekleri arasında yaşarım.

    Kır çiçekleri rengârenktir. Güneşi sırtlarına aldılar mı, değmeyin keyiflerine. Onların varlığı, renklerini üzerime yansıtır. Renklerle tanışmamı onlara borçluyum. Ama çiçekler benim varlığımdan habersizdir. Onlar güneşle oynaşır durur; bense aralarında, olduğum yerde durup kalırım. Ne uzarım, ne kısalırım.

    Beni kırmanız için büyük bir güce sahip olmanız gerekir.
    Şu ana kadar Karacadağ’da benden daha güçlüsü çıkmadı karşıma.

    Kış geldi.
    Buralarda kış sert geçer. Karacadağ’ı beyaz bir örtü sarar. Ben de o örtünün altında düşünür dururum.

    Yine soğuk bir kış günü, karlar üzerimi bir örtü gibi sarmışken, yanımda toprağı tüm gücüyle delen bir çiçekle karşılaştım. Kimdi bu? Benim kadar sert olmalıydı. Bu kara kışta, üzerinde karışlarca kar varken, toprağı delerek nefes almaya çalışan bir çiçek…

    Günlerce izledim onu. Toprağı delmeye çalıştığı anları, toprakla savaşını, var olmaya çalışını…Topraktan çıkardığı tomurcuğunu görene dek, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.

    Yüzünü kaldırdı ve bana doğru uzandı boynu.
    Nasıl olabilirdi?
    Bembeyaz, narin bir çiçek… Bu sert toprağı delip geçerek Karacadağ’ın tepesinde, yalnız başına duran benim yanımda açabilirdi.

    O narin ve kırılgan görüntüsünün ardında, benim gibi sert bir ruh taşıdığı belliydi.

    Hiç konuşmadık.

    Tüm kış, dondurucu soğuğa benim yanımda direndi. Günler geçti: kar fırtınaları, çetin soğuklar, karanlıklar… O yanımda dimdik ayaktaydı. Güzelliği ve direnci beni ona hayran bıraktı.

    Aylarca izledim onu.
    Kış, artık yalnızca soğuk değildi.

    Sonra üzerimizdeki örtü erimeye başladı. Yüzeyim güneşle temas etmeye başladığında anladım. Başını öne eğmişti. Yanımda tüm kışı dimdik geçiren o narin çiçeğin güzelliği solmuştu.

    Gideceğini o an anladım.
    Gözlerini kapatmadan önce,
    “Dur… Sen de kimsin?” dedim, giderken.

    Yorgun gözleriyle bana doğru uzattı bakışlarını.
    “Adım kardelen,” diye fısıldadı sessizce.
    Ve derin bir uykuya dalmış gibi kapadı gözlerini.

    Herkes varken, o yoktu.
    Kır çiçekleri yine güneşle oynaşıp etrafı renklendirirken, kardelenim çoktan uykuya geçmişti.

    Ey kardelen…
    Ben hâlâ buradayım.
    Taşa gölgen düştü bir kere.

    Şimdilik hoşça kal.

    Deniz K.

    Taş ile ilgili yorum yok
Önceki Sayfa
1 2

WordPress.com’da Blog Oluşturun.

İÇİMDE BİR YER

“Sözlerin ve imgelerin içinden.”

    • Eser incelemeleri
    • Günce
    • Röportaj
    • Sanat notları
    • Şiir

 

Yorumlar Yükleniyor...
 

    • Abone Ol Abone olunmuş
      • İÇİMDE BİR YER
      • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
      • İÇİMDE BİR YER
      • Abone Ol Abone olunmuş
      • Kaydolun
      • Giriş
      • Bu içeriği rapor et
      • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
      • Abonelikleri Yönet
      • Bu şeridi gizle